
VALİ RECEP YAZICIOĞLU
I-YAŞAMI:
I-GİRİŞ: (02.06.1948 – 02.09.2003 )
Bu sayımızın konuğu, hepimizin yakından tanıdığı, sıradışı bir “bürokrat” sıradışı
bir “yönetici” sıradışı bir “hukukçu”, düşünce ve eylem adamı, Vali Recep
Yazıcıoğlu. Ankara Hukuk fakültesini bitirdikten sonra, onaltı yıl “kaymakamlık”,
ömrünün geri kalan kısmında da çeşitli illerde valilik yaptı. Yaşamı boyunca,
gelene “ağam” gidene “paşam” demediği için, (sıkça eleştirdiği) “sistemin”
kurbanı oldu. Dolaşmadığı yer kalmadı. Bu zorunlu yer değişimleri sonucunda,
“zararlı” fikirlerini yurdun her yanına yaydı. Siyasi bir kimliği olmadığı halde,
siyasilerden daha fazla tanınan bir kişiydi. Bunun temel nedeni, gittiği her yerde,
düşüncelerini açıkça ifade etmesi, doğru bildiklerini kimseden çekinmeden
uygulamaya koymasıdır. Görev yaptığı her yerde, halkın sevgisine mazhar oldu.
Statükonun temsilcilerinin eleştirilerine ise hiç aldırmadı. Görev yaptığı yerlerde;
“en genç vali”, “IV.Murad”, “Tokat Padişahı”, “devlete kılıç çeken vali”, “sigaraya
tavan koyan vali”, “yasakçı vali”, “uçan vali”, “olay vali”, “alternatif vali”,
“doğrucu Davut”, “küçük dev adam”, “süper vali”, “çılgın vali”, “zıpkın…” gibi
isimlerle adlandırılması, O’nun, renkli kişiliği kadar, doğru bildiklerini uygulayan
bir “eylem adamı” olduğunu göstermektedir. Yazıcıoğlu’nun yaşamı, hukukun,
gelişime/değişime ayak bağı değil, itici bir faktör olabileceğinin de canlı
şahididir. O, mevzuattan kaynaklanan engellerin hizmete engel olamayacağını,
aynı kanunlarla da, “iyi şeyler” yapılabileceğini kanıtladı. “Bürokrasi” denilince,
akla, ilk “O” geliyor. Belki; “hayattayken, düşüncelerini hayata geçirebilecek bir
makama sahip olsaydı” diye düşünenler olabilir. Ancak, az gelişmiş ülkelerde,
“parlak fikirler” değil, “eylem” daha bir anlam taşıyor. Yazıcıoğlu da, bunun en
güzel örneği…
Recep Yazıcıoğlu kendisini, “ben dar kalıpların içine giremedim. Dar kalıp-
lar benim elimi, kolumu ve kafamı bağlamadı.” diye tanımlamaktadır. O’nu,
klasik “sağcı” veya “solcu” kalıplarından biri içine hapsetmek mümkün değildi.
Daima, doğruların yanında, yanlışların karşısında oldu. Hiç kimseye ayırımcılık
yapmadı, yapılmasına da göz yummadı. Görev yaptığı yerlerde halkla bütünleşmesine
bakarak, O’na, “komplekslerinden arınmış”, tam bir “halk adamıydı”
diyebiliriz. Uzun “yöneticilik” döneminde, kısır siyasi çekişmelerin iyi hizmetlere
engel olduğunu, bunun faturasını da milletin ödediğine defalarca tanık oldu.
Ülkeye hizmet edebilecek geniş bir siyasi vizyona sahip olduğu halde, siyasetin
dar kalıpları, politikacıları kendisinden, kendisini de politikadan uzaklaştırdı.
Her yönüyle “örnek” bir yöneticiydi. Yanlış uygulamaları eleştirirken, bu sorunların
nasıl çözüleceğini de uygulayarak gösterdi. “Bu Sistem Değişmeli” ve “Sil
Baştan” isimli kitapları, O’nun, reform gerektiren konularda ne kadar radikal ve
mevcut sistemi ne kadar iyi tanıdığını kanıtlamaktadır. Recep Yazıcıoğlu, “sıradışı”
uygulamalarıyla, geniş bir kesimin ilgisini çekti. Uygulamaları, “Tokat
Modeli” başlığı altında, üniversitelerde tez konusu oldu. Yazıcıoğlu hakkında,
sayısız makale ve rapor yayınlandı. Bunların yanında, (tespit edebildiğim) “Aykırı
Vali Yazıcıoğlu” ve “Vali Yazıcıoğlu” isimli iki de kitap yayınlandı.
II-YAŞAMI:
Recep Yazıcıoğlu, 2 Haziran 1948’de Trabzon’un Sürmene ilçesine bağlı,
Köprübaşı Yılmazlar Köyü’nde doğdu. Babası Mustafa Yazıcıoğlu, medrese
eğitimi görmüş, alim bir insandı. Uzun süre Milas’ta müftülük yapan Mustafa
Yazıcıoğlu, temizliği ve titizliği ile tanınıyordu. 22 yıl medrese eğitimi gören
Mustafa Yazıcıoğlu, “farklı olma” sıfatını oğlundan çok önce taşıyor, bıkmadan
usanmadan okuyor, öğrencileri okutuyordu. Öğrendiklerini, sade bir dille
cemaate anlatıyor, O’ndan önce tenha olan camiler, O’nun gelmesiyle dolup taşıyordu.
Recep’in annesi Fatma hanım, ev hanımı idi. Eşinin gurbette olduğu
dönemlerde, çocuklarına hem annelik, hem babalık yaptı. Recep, ilkokula, (5
yaşında) erken başladı. Evlerinden beş kilometre uzaklıktaki okuluna, her gün,
elinde, bavula benzer tahta çantayla yaya olarak giderdi. Karlı havalarda, tahta
bavulunu kızak gibi kullanır, tepelerden vadiye kayarak inerdi. Recep, sorumluluk
sahibiydi. Ailesine yük olmamak için, bir çocuktan beklenmedik işlere
kalkıştı. Evlerinin önündeki meydana, kendi yaptığı arabayla dereden taşıdığı
taşlarla, küçük bir dükkan yaptı. Bu dükkanda, şeker, sakız, leblebi satarak, okul
haçlığını çıkardı. Recep Yazıcıoğlu’nu, kardeşleri, Mustafa Said, Leyla, Selma
da örnek aldı. Recep, bir yandan kendisini yetiştirirken, diğen yandan kardeşlerini
de okumaya ve araştırmaya yönlendirmekteydi.
Babaları, genellikle dışarıda görev yaptığı için, senede ancak bir kez görebilirlerdi.
Bazı temel ihtiyaçlarını karşılamak için besledikleri inekleri, sabah
akşam, Recep götürüp-getirirdi. Annesine göre Recep, “kabına sığmayan bir ateş
parçasıydı.” “Hem derslerine çalışır, hem de bu ağır işleri yapardı.” Cevval ve
çalışkan bir çocuk olan Recep, aynı zamanda sevgi dolu bir kalbe sahipti. Henüz
ilkokul yıllarında, dayısının kızı Meryem’e aşık oldu. Yazıcıoğlu büyüdükçe,
“çocukluk aşkı” da büyüdü. Öğrenciyken nişanlandı, üniversitede iken evlendi.
Babalarının Milas’a atanması üzerine, Karadeniz’den Milas’a taşındılar. İklim
değişikliği nedeniyle kendisinin ve kardeşlerinin hastalanmaları üzerine, babaları
onları tekrar Karadeniz’e gönderdi. Bir süre köyde kaldıktan sonra, bir kış
mevsiminde, tekrar Milas’a döndüler. Köyden şehire gelen Recep, yeni okuluna
uyum sağlamakta zorlansa da, çok çalışarak kısa zamanda aradaki farkı kapattı.
Valiliği sırasında, kendisine, “hangi takımı tuttuğu?” sorulduğunda, şöyle cevap
vermişti: “Bir gün, okuldan döndüğümde, babam beni düşünceli görmüş.”
Bana: “-Oğlum, dersle ilgili bir sorun mu var?” dedi. Ben de: “-Hayır!” diye
cevapladım. “-Öyleyse, bu durgunluğun nedeni ne?” diye sordu. “-Babacığım,
okulda herkes bir takım tutuyor. Kimi Galatasaraylı, kimi Fenerbahçeli kimi Beşiktaşlı.”
diye cevap verdiğimde, babam şaşırmıştı: “-Tutsun ne olur?” “-Peki,
biz hangi takımı tutuyoruz?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Babam kısa bir tereddüt
geçirdikten sonra, “-Galatasaray.” deyivermişti. “Büyüdüğümde, babamın
takım tutmadığını, beni rahatlatmak için O an, ilk aklına geleni söylediğini
anladım. O zamandan beri Galatasaray’lıyım.” demişti.
Recep ortaokul ikinci sınıfta (7.sınıf) iken 1960 ihtilali yapıldı. İhtilal süreci
içinde babası Mustafa açığa alındı. Babası o kadar onurluydu ki, açığa alındığını,
üç yıl boyunca ailesine dahi söylemedi. Maaşının sadece üçte birini aldığı bu
süre içinde, her sabah, işe gider gibi evden çıkar, akşam dönerdi. Babası açıktayken
Recep, Aydın’da liseye başladı. Sessiz, sakin, içine kapalı ve utangaç bir
yapıya sahip olan Recep, lise yıllarında da, okumaya, araştırmaya büyük önem
verdi. Boş zamanlarını, vakıflar yurdunun mütalaa salonunda okuyarak geçiren
Recep, 1964 yılında Aydın Lisesinden mezun olduktan sonra, aynı yıl, Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. 1968 yılında (20 yaşında) bu okuldan
mezun oldu. Okul yılllığında, O’nun için şu satırlar yer alıyordu: “1948 yılında
Sürmene’nin Yılmazlar Köyü’nde doğan arkadaşımız, halen Söke müftüsü
Mustafa Yazıcıoğlu’nun en büyük oğludur. Aydın Lisesi mezunu olup, 1967
yılında evlenen arkadaşımızın en büyük merakı okumaktır…” Recep, dayısının
kızı Meryem ile henüz 19 yaşında, hukuk fakültesinde öğrenci iken evlendi.
Düğünü, aile arasında son derece sade bir merasimle yapıldı, eşi gelinlik bile
giyemedi.
Recep Yazıcıoğlu, üniversiteden mezun olduğu yıl kaymakamlık sınavını
kazanarak, Aydın’da, maiyet memuru olarak staja başladı. Stajının bitiminden
sonra, 1971-1984 yılları arasında, (sırasıyla) Kalkandere, Bahçe, Hamur, Ayvacık,
Kırıkhan, Alaca, Akçakoca’da, (toplam 16 yıl) kaymakamlık yaptı. 5 yıl
Tokat, 2 yıl Aydın, 8 yıl da Erzincan Valiliği yaptıktan sonra, merkeze alındı.
3,5 yıl Merkez Valisi olarak bekletildikten sonra, 30 Ocak 2003 tarihli Kararname
ile (yeniden) Denizli Valiliğine atandı. Vali Recep Yazıcıoğlu, evli ve 3
çocuk babasıydı. 2 Eylül 2003 tarihinde Eskişehir-Ankara yolu üzerinde Temelli
Belediyesi yakınlarında meydana gelen trafik kazasında ağır yaralanarak,
Ankara İbn-i Sina Hastanesine yatırıldı. Yapılan tüm müdahalelere rağmen
kurtarılamayarak, 8 Eylül 2003 de, 55 yaşında iken vefat etti. Uzun kamu görevi
sırasında, defalarca kaza geçiren Yazıcıoğlu ve ailesi, bu kazaları kalıcı bir iz bırakmadan
atlatırken, bu son kaza, yaşamına mal oldu. Trafik kazaları, ülkemizde
olağan hadiselerden olmakla birlikte, Yazıcıoğlu’nun sıradışı kişiliği ve düşünceleri,
mucit bakan olarak ün yapan Adnan Kahveci’nin trafik kazasında vefat
etmesi, “Susurluk” olayının, yine bir trafik kazası sonucunda patlak vermesi, ister
istemez, “kazanın ardında başka sebep olabilir mi?” sorusunu akla getiriyor.
Recep Yazıcıoğlu, sporu çok sever, spor yapmayanları yadırgardı. Özellikle,
suyu ve yüzmeyi çok severdi. Görevi sırasında, sağlıklı yaşamla ilgili bir dizi
uygulamayı hayata geçiren Yazıcıoğlu, “kolalı içeceklere, sigaraya, alkole hayır;
süt, ayran içelim, kepekli ekmek yiyelim” kampanyaları başlattı. Sigara ve
alkol gibi kötü alışkanlıklara hiç tahammül edemezdi. Tokat valiliği sırasında,
alkol kullanımına getirdiği sınırlamalar nedeniyle, medya tarafından, 4.Murat’la
ilişkilendirilerek, “yasakçı vali” olarak eleştirildi. Halkla yakın diyaloğu sayesinde,
bu eleştirilerin hiçbir amacına ulaşamadı. Vefatından sonra, adına festival
düzenlenmesi, O’nun ne kadar çok sevildiğini göstermektedir. Erzincan’ın Kemaliye
ilçesinde düzenlenen “Recep Yazıcıoğlu 1.Doğa Sporları Festivali”ne,
Türkiye’nin her yerinden sporcu ve izleyici katılarak, 2.300 olan ilçe nüfusu,
4 bini aştı. Festivali düzenleyen, “Kemaliye Eğitim ve Kültür Vakfı” başkanı
Hasan Basri Aktan: “İlk kez düzenledikleri bu festivale bu kadar yoğun bir ilgi
beklemediklerini, bu ilginin, Yazıcıoğlu’na duyulan büyük sevgi olduğunu, festivali,
gelecek yıldan itibaren, uluslararası düzeyde kutlayacaklarını” söyledi.
Yine, festivalde, bisiklet yarışı bayanlar kategorisinde birinciliği kazanan, Bursa
Buski Kulübünden, 26 yaşındaki Fidel Aser’in: “Recep Yazıcıoğlu adına festival
düzenlendiğini öğrenince biz de gönüllü olarak gelmek istedik. Yaşamı sırasındaki
icraatları ve çıkışlarıyla kendisine büyük bir sempati duyuyordum. Hep
onunla tanışmak istemiş, ama nasip olmamıştı. Ona olan sevgimi, birinci olarak
göstermek istedim. Kupayı onun için kazandım. Hayatımda aldığım en anlamlı
kupa. Bu kupa her zaman evimin en güzel yerinde olacak” sözleri, kendisine
duyulan sevginin, görev yaptığı yerlerle sınırlı olmadığını göstermesi açısından
ilginçtir. 23 yaşında başladığı devlet hizmetinde, sayısız icraata imza attı. Devletin
yarım bıraktığı işleri, yöre halkıyla, birlikte çalışarak tamamladı.
III-Düşünce Hayatı
Yazıcıoğlu, okumayı çok sever, arı gibi, her çiçekten bal alırdı. Yerli ve yabancı
düşünürlerin eserlerini okur, okuduklarını, “Türkiye gerçeklerinin” süzgecinden
geçirirdi. O’nun düşünce hayatında, Necip Fazıl’ın özellikle şiirlerinin,
ayrı bir yeri vardı. Babasından aldığı din eğitimi, Menderes’in asılmasına duyduğu
tepki, üniversite yıllarında kendisini, “sağ” düşünce akımlarına yaklaştırdı.
Ancak, “sağ söylemin kendisini tatmin etmediğini söyledi” Muhafazakar eğilimine
rağmen, belli bir misyonun temsilcisi olmadı, hep “seçici” oldu. Ateşli
tartışmaların yapıldığı panellerde konuştu. Sol düşünceyi benimsememekle
birlikte, aşırı servet ve yoksulluğun, ciddi bir sorun olduğunu düşündü. CHP
nin savunduğu ilkeler ile icraatları arasındaki çelişki, Nurettin Topçu’nun, İslam
ve sosyalizm konusundaki görüşleri, söylenenlerle uygulamalar arasındaki
farklılıklar, kendisini etkileyen hususlardı. Türkiye’deki farklı düşünce akımları,
“dahi” bir kişilik ortaya çıkardı.
Vali Yazıcıoğlu her zaman halkın yanında oldu. Halkla arasına mesafe koymadı.
Sistemin içinde olmasına rağmen sistemle barışık olmayan, devletin değil
halkın yanında olmayı tercih eden, açıkçası, “halkın valisi”ydi. Yerleşik devlet
anlayışını, şiddetle eleştirdi: “Kim ‘Kutsal Devlet’ diyorsa, kutsal değerlere küfür
ediyordur. Devletin kutsalı olmaz. Kutsal olan insandır, millettir, duygudur.
Üç-beş kişinin bir araya gelip kurduğu yönetim organizasyonunun adı olan devletin
nesi kutsal… Bizde demokrasi talebi yok; bu yüzden de anti-demokratlar,
istedikleri gibi at koşturuyorlar. Atçalı Kel Mahmut 1826’da hademe olarak çalıştığı
valiliği basar ve kendini vali ilan eder. Buna ilk demokrasi girişimi deniliyor.
İşte ilk demokrasi girişimi böyle olursa, bugünün demokrasisi de böyle olur.
Kendi çıkarlarını korumak isteyenler, ‘sistem elden gidiyor, rejim tehlikede’ der.
Ülkenin dirliği hep, menfaatlerine çalışır. Kim bu ülkenin dirliğini savunduğunu söylüyorsa, durup düşünmek gerekir.Sistem ya da rejim, halkı içine çekerek
güçlendirilir. Askerdeki kürt çavuşlara bir bakın. Nasıl da çakı gibi askerlik yapıyorlar.
Doğu halkı, sistemin içine çekilip sorumluluk verilseydi, bugün “doğu
sorunu” da olmazdı.”
Başkanlık sistemini savundu. Merkeziyetçi anlayışa şiddetle karşı çıktı, bürokrasi
ve kırtasiyeciliği eleştirdi. İl ve ilçe sayısının azaltılmasını, yerel organlara
yetki verilerek etkinliklerinin arttırılmasını istedi. Halkın, en basit işler için
Ankara’ya gitmesine tepki göstererek, “yerinden yönetim” ilkesinin önemini
vurguladı. Onun görev yaptığı yerlerde, “salla başını al maaşını” ve “bu gün git
yarın gel” anlayışı, yerle bir oldu. Sorunların en kısa zamanda çözümü için ne
gerekiyorsa yaptı. Erzincan valisiyken, maiyetindeki müdürleri dahi spora götürdü.
Vali Yazıcıoğlu, sorunların direkt kendisine ulaşması için, çalışma odasının
kapısını, daima, açık tutardı. Yazıcıoğlu, her şeyi devletten bekleyen anlayışa
da karşı çıktı. Zorlukların aşılması için, halkın da, yönetime katılmasını, elini,
taşın altına koyması gerektiğini söyledi. Görev yaptığı yerlerde, ödenek ayrılmayan,
yarım kalmış yolları, tesisleri, hastaneleri, sağlık ocaklarını, bu şekilde
tamamlandı.
Vali Yazıcıoğlu, milletvekili ve bakanları “karşılama törenleri” gibi, kamu
kaynaklarının israfına sebebiyet veren uygulamalara, şiddetle karşı çıktı. Bürokrat-
Parlamenter ilişkilerine dikkat çekerek, valinin onay değil “icra makamı”
olduğunu belirtti. Parti il başkanları ve millet vekillerinin hatır gönül ilişkisine
dayalı tayin ve terfi isteklerini geri çevirdi, işini hakkıyla yapan memurunun
arkasında oldu. Bu yüzden, siyasilerle arası hep kötü oldu. Tayinlerinin çoğunun
arkasında, siyasi otoritenin isteklerine boyun eğmeme vardı. Aydın’daki
görevinden başka bir yere atanmasına da, Aydın Devlet hastanesinde, başhekim
atamasında, iktidarla arasındaki görüş ayrılığı sebep oldu. Türkiye’nin her
yerinde, seve seve görev yapan Yazıcıoğlu, Aydın’da, dünya çapında bir proje
olan, (şehrin bedavaya ısınmasını sağlayacak) “jeotermal ısıtma projesi”nin yarım
kalmasına çok üzüldüğünü defalarca dile getirdi. Yazıcıoğlu, hiç bir zaman
kolayı tercih etmedi, hep, zor ve çetrefilli işlere talip oldu. En korktuğu şey, koltuğunda
boş oturmaktı. Merkez Valiliği döneminde dahi, boş durmadı, yüzlerce
konferansa seminere katılarak doğruları anlatmaya devam etti.
Ülkenin doğusu ve batısı arasındaki gelir dağılımı adaletsizliği ve gelişmişlik
düzeyindeki farklılığı eleştirdi. Terörün en büyük besin kaynağının, ekonomik
sorunlar, işsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve halkın yönetimden uzaklaştırılması,
olduğunu söyledi. Terörün kaynaklarının kurutulması için, doğu illerine
yatırımın teşvik edilmesini, KDV oranının düşürülmesini, işverenin işçisine
ödediği primlerin düşük tutulmasını, (en önemlisi) halkın yerel yönetimler aracılığıyla
yönetime iştirak etmesinin altını çizdi.
Vali Recep Yazıcıoğlu’nun görüş ve düşünceleri
1-Sigara ve alkol düşmanıydı. Sigara ve alkol kullananların hasta olup, hastaneleri
meşgul ettiğini söylerdi.
2-Kimyasal katkılı, boyalı, kolalı, yiyecek ve içeceklere karşıydı. Bunların
yerine, süt, meyve suyu ve ayran içilmesini tavsiye ederdi.
3-Büyükşehirlere, üniversite, fabrika, ve bunun gibi istihdamı yüksek kuruluşların
kurulmasına karşı çıkardı.
4-Devletin yeniden yapılandırılması gerektiğini söylerdi.
5-Cüce beyinlerin “kişilerle”, büyük beyinlerin de “sistemlerle” uğraşacağını
söylerdi.
6-Siyasetten hoşlanmazdı.
7-Spora ve sağlıklı beslenmeye büyük önem verirdi.
8-Kapalı kapılar ardında çalışmaya karşıydı.
9-Devletin bütün kademelerinin, “sadece halka hizmet için” var olduğunu
savunurdu.
10-Polisten vali olmayacağını, “eğer polisten vali olacaksa, siyasal bilgiler
fakültelerine ne gerek vardı” derdi.
11-‘Yerel Yönetim’ ve ‘yerinden Yönetim’ ilkelerine büyük önem verir,
‘merkezden yönetim’e karşı çıkardı.
12-Halkın yönetime katılması, özgürlüklerin genişletilmesi gerektiğini söylerdi.
13-Başkanlık sistemini, devletin küçültülmesini, bakanlık, il ve ilçe sayısının
azaltılmasını savunurdu.
14-Devletin kutsal olmadığını, millet için var olduğunu, vali ve kaymakamlarının
onay makamından inip, şantiye şefliğine çıkmaları gerektiğini söylerdi.
15-Özellikle, meslek eğitimine büyük önem verir, cehaleti en büyük düşman
olarak görürdü.
16-İdari sistemin onarılması yerine, yeniden yapılandırılması gerektiğini söylerdi.
17-Kadrolu memur yerine sözleşmeli memur alımını savunur, atama ve terfilerde
liyakat unsuruna önem verilmesini söylerdi.
18-Aydınlara güven duymaz, halkın yakasını bırakmaları gerektiğini savunurdu.
Merkeziyetçi sistemde, oligarşik aydınların iktidarı paylaşmak istemediğinden
yola çıkarak bu kişilerin devletten ellerini çekmesini isterdi.
19-Politikacıyı karar organı; bürokratı da plan, proje, fizibilite hazırlayan bir
konuma getirilmesi gerektiğini söylerdi.
20-Belediye reformu yapılmasını, belediyelere kaynak yaratılmasını
(KDV’nin bir bölümünün de belediyelere verilmesini) söylemiştir.
21-Milletvekili sayısının azaltılmasını, milletvekillerine maaş verilmemesini
(bu mesleğin onursal değerinin yeterli olduğunu) belirtmiştir.
22-Siyasal sistemdeki tıkanıklıkların temelinde yatan gerçeğin; siyasetçilerin
çıkarları olduğunu, bu nedenle siyasal sistemin yeniden gözden geçirilmesini
söylerdi.
Kendisine en çok sorulan sorular
Vali Yazıcıoğlu, gittiği her yerde düşüncelerini açıkça ifade ederdi. Bu düşüncelerini
nasıl hayata geçireceği hep merak konusu olmuştur. Ona sorulan sorular,
bu endişeleri de içinde taşıyordu: “-Siyasete girmeyi düşünüyor musunuz?” “-
Sistemi sil baştan yaptıktan sonra, kuracağınız modelin ana hatlarını açıklar mısınız?”
“-Devlet mi önemlidir, fert mi?” “-Tabu devlet anlayışından bir fert nasıl
kurtulabilir?” “-Ülkemizde demokrasiden bahsetmek mümkün değil. Siz bir
devlet memurusunuz, bu söylediklerinizi hangi cesaretle dile getiriyorsunuz?”
“-Siyasetin kirlendiğini söylüyorsunuz, siz neden siyasete girip bu kirliliği kaldırmaya
çalışmıyorsunuz?” “-Halk adına konuşanların sansürlenmediği, değer
verildiği sisteme ne zaman kavuşacağız?” “-Bu kokuşmuş hantal siyasi yapıyı
değiştirmek için siyasal bir oluşumla bu sistemin içine girmeden, nasıl başarılı
olabiliriz? Nasıl bir yöntem ve program izlemeliyiz?”
III- İCRAATIN İÇİNDEN:
Recep Yazıcıoğlu bir validen çok şantiye şefi gibiydi. Daima icraatın içinde
yer aldı. Halkın arasına girerek, gerektiğinde kiremit taşıdı, gerektiğinde tuvalet
inşa etti. Kaymakamlık stajı zamanında devletin en büyük yaralarını keşfetti, bu
yaraların tedavi için ilaçlar aradı. Bulduğu çözüm yollarının doğruluğunu test
ettikten sonra, derhal uygulamaya koydu. Hayatı boyunca edindiği prensiplerinden
asla vazgeçmedi. Arı kovanına çomak soktuğu için, defalarca soruşturma
geçirdi, her defasında alnının akıyla çıktı. Şantiyeyi rantiyeye çevirenlerin “halkın
valisinin” kuyusunu kazma çabaları boşa çıktı. Vali Recep Yazıcıoğlu’nun
mesleki yaşamına baktığımızda, sürekli mücadele görürüz. Gittiği her yere hayat
verdi, enerji aşıladı. İmkansızlıklar gözünü korkutmadı. Başarıya, korku ve
imkansızlıkların üzerine giderek ulaştı. Devletin sınırlı bütçesine halkın gücünü
ekleyerek imkansızları başardı. Devletin her kuruşunun, yerinde harcanmasına
büyük özen gösterdi. Onun zamanında, Tokat’ta yapılan tesislerin, (işyeri, lojman,
okul v.s.), şehir merkezinde olanları %40, köylerdekinin %70 ucuza mal
edilmesi, “devlet malına” verdiği önemi ve özeni göstermektedir.
Recep Yazıcıoğlu’nun icraatları, koltuğunu “sağlama aldıktan” sonra değil,
kendisine yetki verilmesiyle başladı. Meslek yaşamındaki zorluklar da, ilk
atamayla başladı. Kaymakam olarak tayin edildiği ilk yer, Rize’ye yirmi sekiz
kilometre uzaklıkta olan ve geçimini çayla sağlayan şirin ve zorlu bir ilçe,
Kalkandere… Eski adının “Karadere” olduğu söylenmekte ise de, asıl adının,
bitmek tükenmek bilmeyen kan davaları nedeniyle, “Kanlıdere” olduğu söylenir.
Sadece erkekleri değil, kadınları da cengaver. Şiddet olayları, kadın erkek
ayırmıyor. İlçenin adının değişmesi, gelenekleri değiştirmemiş. Yazıcıoğlu buraya
atandığında, ilçenin tek caddesinin olduğunu, bunun da gelişmenin önünü
tıkadığını görmüş. Üzerinde mısır ve çay tarlaları, ağaçları olan yolun büyük
bir caddeye dönüştüğünü hayal etmiş. Yetkililerle görüştükten sonra, geniş bir
caddenin yapılmasına karar vermiş. Ancak yolun yapılacağı güzergah üzerindeki
tarla ve bahçe sahiplerinin, buna kesinlikle izin vermeyeceği söylenmiş. Yazıcıoğlu,
bu işi nasıl yapacağını düşünmüş. Kaymakamlık odasına geldiğinde, köy
hizmetleri müdürünü yanına çağırarak: “-Bana acele, bir greyder, bir de gözü
pek, yapılı ve cesaretli bir greyder operatörü ver.” demiş. İstediği grayder ve
operatör verilmiş. Bir cuma sabahı, evden, silahını kuşanarak, savaşa gider gibi
çıkmış. Yolun açılacağı yerde, meydana gelebilecek herhangi bir olaya karşı,
jandarma hazır bekliyor. Uzman çavuş, minarenin tepesinde nöbet tutuyor. Savcı
yolun bir yanında, kendisi diğer yanda. Grayder operatörü Ali Rıza, yerini
almış. Ne olacağını bilmeyen çevre sakinleri yavaş yavaş toplanmaya başlamış.
Kaymakam işaretini vermiş, yol üzerindeki ağaçlar, mısırlar kesilmeye başlanmış.
Orada bahçesi olanlar, “-Arazilerimiz gasp edildi..” diye bağırmaya başlamışlar.
Grayder çalışmaya devam edince, kadınlardan biri “-Beni öldürmeden
geçemezsiniz!” diyerek, sırtını graydere dayamış. Yazıcıoğlu, hemen olaya müdahale
etmiş. Olay çıkarmaya yeltenenleri, olay yerinden uzaklaştırmış, adliyeye
götürülmüş. Çevredekiler ne olduğunu anlayamadan, grayder, geniş bir yolu açıvermiş. Yazıcıoğlu, bu olay
nedeniyle, hayatında ilk kez, Cuma namazına
gidemediğini söylemiştir.
Kalkandere’de politikacılarla çatışması tayinin çıkmasına neden oldu. Yıl
1973, Seçimlere dört ay var. AP ilçe başkanı Ziya Eyüboğlu, il başkanı ise Tuncay
Mataracı. Rize valisi, Kalkandere kaymakamı olan Recep Yazıcıoğlu’na, bir
fabrikada işçi olan Ziya Eyüboğlu’na silah ruhsatı vermesi ricasında bulunuyor.
Yazıcıoğlu, gerekli araştırmayı yaptıktan sonra, aynı zamanda ilçe başkanı olan
Ziya Eyüpoğlu’nun gerekli şartları taşımdığını tespit ediyor. Valiye durumu arzediyor.
Vali, “kitabına uydur” diyor. Oysa Yazıcıoğlu’nun kitabında, “kitabına
uydurmak” yok. Ziya Eyüboğlu’na, “olmaz!” diyor. Ziya Eyüboğlu kendisine,
“böyle kaymakamlık olmaz” diyor. Yazıcıoğlu; “kaymakamlığı sen mi bana öğreteceksin?”
diye onu kovar. Bu olayın ardından, (Adana) Bahçe’ye tayini çıkar.
Valiye gidip “bu nasıl iş?” diye sorar. Valinin, cevap vermemesi üzerine, Ankara’ya
gider, personel genel müdürü, Hikmet Baloğlu’nun odasına girer. Müdür:
“Olayı, bir de senden dinleyelim” der. Yazıcıoğlu: “efendim, el etek öpmedik.
Ayak, bacak yalamadık. Başımız dik görev yaptık. Mükafat olarak beni Adana
Bahçe’ye sürdünüz…” Müdür, ellerini “yapacak bir şey yok” dercesine, yana
açtı. Yazıcıoğlu, odadan çıktı. İkna olmamıştı. İkna olmayacaktı hiçbir zaman…
Yıl 1974, iktidarda “Sosyal Demokrat Parti” var. Ceyhan nehri’nin su seviyesinin
alçalmasından dolayı, yüzlerce dönümü, komşu toprak ağaları sürüp
pamuk ekiyor. 5917 sayılı kanun, bu kişinin haksız tecavüzünü men eder. Fakat
karar kağıt üzerinde kalır. Toprak ağaları çevredeki hayvan sahiplerinin nehre
inmesine engel olduğu için şikayetler devam eder. Kaymakam Recep Yazıcıoğlu
jandarmayı yanına alıp işgal bölgesine gider. Sözün fayda etmeyeceğini bildiği
için, traktörün arkasına bağlattığı kütükle, pamuk tarlasını dümdüz eder. CHP
Osmaniye ilçe başkanı, kaymakamın yaptıklarına şiddetle karşı çıkar. Recep
Yazıcıoğlu ona şöyle der: “ Bu söylediklerini ne sen söylemiş ol, ne de ben duymuş
olayım. Sen hem “sosyal demokrat” olacaksın hem de toprak ağalarını savunacaksın.
Üstelik, hazine arazisini gasp eden birini savunarak. Solculuk böyle
mi oluyor? Sen CHP ilçe başkanısın. Ağanın değil, köylünün yanında olman
gerekir.” CHP ilçe başkanı utanır ve sessizce oradan uzaklaşır.
Onaltı yıl kaymakamlık yaptıktan sonra, 1984 yılında, oldukça genç sayılacak
bir yaşta (36 yaşında), Tokat valililğine atandı. Kıdemli meslektaşları, “çocuktan
vali olmaz” diye onu küçümsemişlerdi. Tokatlılar da, karşılarında “genç”
bir vali görünce şaşırmışlardı. Yeni valileri, şehir kulübü’ne gitmiyordu, yüzü
asık değildi, rakı değil süt içiyor, bundan önceki valilerin hiçbirine benzemiyordu.
Yakından tanıdıkça, Onu daha çok sevmeye başladılar. Birlikte, “mucizeler”
gerçekleştirdiler: İl merkezine bağlı, altı yüzden fazla köye, (Milli Eğitim Bakanlığının
ayırdığı 590.000.-TL ödeneğin yetersizliğine rağmen) sadece 1985
yılında, 4,5 milyon TL tutarında, 1200 ilk ve ortaokul dersliğiyle öğretmen lojmanı
yapıldı. Dört yıl içinde Tokat ilinde, ilgili bakanlıkların ödenekleri, özel
idarenin gelir kaynakları ile “torba bütçe” şeklinde bir araya getirilerek, kamu
kaynakları en verimli bir şekilde kullanıldı. Bu kaynaklarla, Özel idare aracılığıyla
malzeme alındı, yine kaymakamların başkanlığında emanet komisyonlarına
verilerek, başta eğitim ve sağlık olmak üzere bütün sektörleri kapsayan pilot
bölge uygulamaları gerçekleştirdi. Tokat’taki icraatları, toplumun her kesiminin
ilgisini çekti. Üst düzey bürokratlar, basın mensupları, bilim adamları, bu uygulamaları
tartışmaya açtılar. Ankara’da yayınlanan Ulus Gazetesi, her yıl gelenekesel
olarak düzenlediği “yılın başarılı bürokratları” anketinde, 1986 yılında,
Tokat valisi Recep Yazıcıoğlu’nu seçti. Bunun en önemli sebeplerinden biri, hiç
kuşkusuz, sıradışı düşünceleri ve uygulamaları yanında, sadece görev yaptığı
dönemde, Tokat’ta, Cumhuriyet döneminde yapılanlardan daha fazla sayıda, ilkokul
ve sağlık ocağı yaptırmasıydı.
Recep Yazıcıoğlu, 5 yıl Tokat’ta vali olarak görev yaptıktan sonra, 1989 yılında,
Aydın’a atandı. Aydın’da görev yaptığı dönemde de, bir çok proje üretti.
Meyve verdiği için, taşlayanı da çok oldu. Kaynağı kesilen rantçıların, Ankara’ya
baskıları sayesinde, 2 yıl görev yaptıktan sonra, Erzincan’a tayin edildi.
Aydın’da ki veda konuşmasında, tayinine sebep olan milletvekillerini hedef
alıyor: “Geçmişte, yeniçeri çapulcuları nasıl istemedikleri kişilerin kellesini istiyorsa,
bu günde aynı uygulamayı milletvekilleri yapıyor. Yençeri çapulcuları
gitti, bunlar geldi…” Haksız olarak atanmasına kızmakla birlikte, yenilikçi
düşüncelerini, çalışma azmini, tecrübelirini, Erzincan’a da beraberinde götürdü.
Depremle hayat damarları kopan bir şehrin yeniden hayata döndürülmesinde,
Yazıcıoğlu, unutulmaz katkı sağladı. Bir yandan şehrin yeniden inşasıyla uğraşırken,
diğer yandan da terörün izlerini silmek için mücadele etti. Erzincan’da,
alevi-sünni ilişkilerinin “hassas” olduğu bir dönemde görev yaptı. Sanki bütün
güçlükler, onu arayıp buluyordu. Şehrin yeniden inşaasında, özverili çalışmalar
yaptı. Erzincan ilini, spor merkezi haline getirdi. Yüzme, rafting, kayak, dağcılık
gibi bir çok spor, onun döneminde gelişti. Bir ilin makus talihi, bir anda değişti.
Bu değişimin arkasında, devletin şahsında vali Yazıcıoğlu ve halkın el ele vermesinin
sırrı gizlidir.
Recep Yazıcıoğlu, bir konferansında, “kendisini bir şey zanneden bürokratların”
vatandaşın halinden anlamamasına örnek olarak, şu fıkrayı anlatmıştı:
“Bir beldeye ilk kez gelen, modern görünümlü bir vatandaş, sıkışır ve ihtiyacını
görmek için en yakın tuvaleti sorar. Beldede, sular çeşmeden akmadığı için, su
ihtiyacı, tuvaletin girişinde sırayla dizilmiş ibriklerle giderilmektedir. Misafir,
ilk sıradaki su ibriğini almak ister. Tuvaletin emektar görevlisi:
“-Olmaz! Beşinci sıradaki ibriği alacaksın” der. Misafir, söylenileni yapar,
ihtiyacını gidedir. Çıkarken, dayanamaz sorar:
“- İş disiplininize hayran kaldım. Ama merak ettim, niye bana birinci sıradaki
su ibriğini aldırmadınız?” Bekçinin cevabı hazırdır:
“-Akşama kadar buranın kokusunu çekiyoruz. Bırakın da, bu kadarcık yetkimiz
olsun.”
Bir gazeteci anlatıyor: “Tokat valiliği sırasındaki icraatlarıyla bir anda ünlenen
Recep Yazıcıoğlu’nu ziyarete gitmiştim. Makamına girerken bir değişiklik
fark edip sekreterine,
“-Valinin kapısının neden açık olduğunu?” sordum. Sekreterin verdiği cevap
üç kelimeden ibaretti:
“-Bundan sonra böyle.”
İçeri girince oturduğu koltuktan kalkıp kucaklamıştı. Soruyu bir kez de kendisine
sorduğum zaman:
“-Kapı kapalı olunca ben vali olmaktan çıkıyorum, görevliler, istemedikleri
kişilerle beni görüştürmüyor. Odada otururken vatandaşı yanımda görmek istiyor,
kimse gelmeyince de herhalde dertler bitti diye aklımdan geçiriyordum.
Simdi kapıyı açtım. Gelenin haddi hesabı yok, meğer Tokat’ta ne kadar çok dert
varmış.” demişti.
IV-SONUÇ:
Halkın valisi, halkı tarafından anlaşılsa da, devlet tarafından anlaşılamadı.
Her şeyi devletten bekleyen, “gökten zembille inecek” bir kurtarıcı bekleyen
anlayışın yıkılmasında, büyük işler yapmıştır. Görev yaptığı yerlerde seçime katılsaydı,
mutlaka başarırdı. Kendisine sorulan bir soru üzerine, siyasetten uzak
durmasını şöyle açıklıyor: “Siyasete girmem konusunda zaman zaman bana çeşitli
teklifler yapıldı. Ben mevcut çarkın dişlileri arasında yok olmak yerine, halk
eğitimini tercih ettim. Bir siyasi partinin mensubu olsam, beni sınırlı sayıda insan
dinler. Bir teknisyen olarak daha geniş çevreye hitap etmeyi, salt milletvekilliğe
tercih ettim. Doğru yaptığımı sanıyorum. Siyasete olan güven çok düşük ise, sorun
çok büyük demektir. Bu durumda, tek tek bireylere ve topluma çok ama çok
iş düşmektedir.” “Problemi çözecek olan devlet ve devlet adamları değil, yurttaştır.
Yurttaş olmak çok zor bir iştir. Bir halk hareketinde bana görev düşerse,
bundan kaçmam. Yerel ölçekte, yerel inisiyatif ile yaptığım toplum kalkınmasını,
ülke düzeyine taşımak için halk ile beraber çileye, çabaya, alın terine varım.
Değişim ve dönüşümü birlikte üstlenecek fertler, sivil toplum ayağa kalkacak
ise ben de varım, Don Kişot’luk, serdengeçti’lik, Nasrettin Hoca’nın fil hikayesi
olacak ise ben yokum. Halk eğitimine ömrüm oldukça devam.”
Recep Yazıcıoğlu, sorunları yaşıyarak ve yerinde tespit etti. Zorluklar ve engeller
karşısında, oturup ağlamak veya bahaneler uydurmak yerine; zekasını ve
zamanını, çözüm üretmeye harcadı. Halkın valisinin tespit ettiği hastalıklar, bu
gün de sistemin kanını emmektedir. Oysa ona göre, çözüm hiç de zor değildir.
Gittiği her yerde, büyük başarı sağladığı ve kendisini kanıtladığı halde, soruşturmaların
ardı arkası kesilmedi. Yapısal sorunların çözümü için, somut öneriler
sunduğu halde, “yanlışlar düzeni”nin değiştirmesine imkan verilmedi. Bununla
birlikte, karanlığa küfretmek yerine, mum yaktı. Kamu yönetimi anlayışında,
“yeni bir çığır” açtı. Onun deli-dolu icraatları, geleneksel hizmet standartlarını
yükseltti. Valilerin koltukları, artık dikenli. Artık eskisi kadar rahat oturamıyorlar.
Her vali, gittiği hey yerde, O’nunla kıyaslanıyor… O’nu anlamak, ancak,
O’nun düşüncelerine ve çözüm önerilerine sahip çıkmakla mümkün olabilir.
Kısa sayılabilecek yaşamında değişimi göremediyse de, yarının Türkiyesi, onun
aydın fikirleriyle aydınlacaktır. Hayatı boyunca halka tepeden bakmadı, halkın
içinden geldi ve “halkın valisi” oldu. Nur içinde yatsın!
Muhammet İbrahim İnan
Avukat